YASEMİN MİRA 15 YILDAN FAZLA EROL EVGİN‘İN VOKALİSTLİĞİNİ YAPTI. MÜZİK HAYATI BOYUNCA AJDA PEKKAN, NİLÜFER, NÜKHET DURU, FATİH ERKOÇ VE CENK EREN‘İN DE VOKALİSTLİĞİNİ YAPTI. MİRACLE ORKESTRA, DİSKOPAT, LOUNGE 34 KONSEPT ORKESTRALARININ KURUCUSUDUR. İLK SİNGLE ÇALIŞMASI OLAN “RÜYA” NİSAN 2015’TE CMI MÜZİK ETİKETİYLE DİJİTAL PLATFORMDA YAYINLANDI. SİNGLE’DA YER ALAN TEK ŞARKI “RÜYA” SANATÇININ ÇOCUKLUĞUNDAN BERİ EN SEVDİĞİ VE SAHNEDE EROL EVGİN İLE DUET YAPMAKTAN EN ÇOK ZEVK ALDIĞI TÜRK POP KLASİKLERİNDEN BİRİ.

YASEMİN MİRA ÇOCUKLUK YILLARINDAN BERİ ALDIĞI MÜZİK EĞİTİMİNİ PERA GÜZEL SANATLAR AKADEMİSİ GİTAR VE ŞAN BÖLÜMÜNDE TAMAMLADI. CAZ DUAYENİ SELÇUK SUN’DAN ALDIĞI CAZ EĞİTİMİ İLE POP MÜZİĞİN YANISIRA CAZ ÇALIŞMALARI YAPTI. 2004 YILINDA ALDIĞI BİR KARARLA TAMAMEN MÜZİK KARİYERİNE DEVAM ETMEYE KARAR VERDİ VE REKLAMCILIK KARİYERİNİ RAFA KALDIRDI.

YASEMİN MİRA SAHNESİNDE POP AĞIRLIKLI VE FARKLI TARZLARI DENGELİ BİR ŞEKİLDE GECEYE YAYIYOR. REPERTUAR İÇİNDE YABANCI POPLAR, 45′LİK VE GÜNCEL TÜRK POP MÜZİĞİ ŞARKILARI, BUZUKİ EŞLİĞİNDE GREK MÜZİK, POPÜLER TÜRK SANAT MÜZİĞİ KLASİKLERİ, OYUN HAVALARI DA VAR. ÇOK İYİ İNGİLİZCE, ORTA DERECEDE FRANSIZCA KONUŞABİLEN YASEMİN MİRA’NIN  İNGİLİZCE, FRANSIZCA, İTALYANCA, İSPANYOLCA, RUMCA, PORTEKİZCE, RUSÇA, ARAPÇA DİLLERİNDE ZENGİN BİR YABANCI REPERTUARI DA VAR. TÜM HAYVANLARA ÖZELLİKLE KEDİLERE AŞIK, İYİ BİR AŞÇI, MİNYATÜR MOBİLYA KOLEKSİYONCUSU; GALATASARAY TARAFTARI. HER SABAH UYANDIĞINDA GÜNE ESKİ BİR TÜRK FİLMİ İZLEYEREK BAŞLIYOR; KİŞİSEL GELİŞİM KİTAPLARI EN ÇOK SEVDİĞİ TÜR; KİCKBOX YAPIYOR, TENİS OYNUYOR VE HER FIRSAT BULDUĞUNDA SAHİLDE KOŞMAYI VE BİSİKLETE BİNMEYİ SEVİYOR.

Yasemin Hanım 10 parmağınızda 10 marifet desek yeridir herhalde?

Böyle düşündüğünüz için teşekkür ederim dışarıdan böyle görünüyorsam ne mutlu bana:)

Yasemin Hanım Peki bizim bilmediğimiz Yasemin Mira Kimdir? Bize kendinizi anlatır mısın?

Kendimden bahsederken hep sıkılmışımdır. Başkalarından sıklıkla duyduğum bir cümleyi söyleyeyim o zaman size: “Biz seni ne kadar soğuk, katı, mesafeli bir insan sanıyorduk halbuki tam tersiymişsin.”  Sanırım bu genel durumu özetliyor.

Biraz ailenizden ve çocukluğunuzdan bahseder misiniz? Çok samimi arkadaşlarınız arasında ya da ailenizin içinde bir lakabınız, takma isminiz var mı?

Aile köklerim Arnavutluk, Bulgaristan ve Rusya topraklarına uzanıyor. Her iki tarafta da buralardan Anadolu’ya göç etmiş atalarım var. Harika bir aileye sahibim. Annem on parmağında on marifet olan bir doktor, babam  inanılmaz bir plak koleksiyonu ve arşivi olan müzik aşığı bir iktisatçı. Her ikisi de müziğe aşık insanlar ve sesleri de güzeldir. Çocukluğum ve özellikle yazlarım annem ve babamın çalışan insanlar olması nedeniyle anneannem ve dedemin yanında geçti. Rahmetli dedem Ankara’da yaşayan İzmir’li emekli bir askeri pilottu ve gezmeyi çok severdi. Çok güzel, krem rengi iki kapılı, 1950 model bir Opel Record arabası vardı. O araba ile sürekli üçümüz tatile giderdik. Onbinlerce kilometre yol yapmışızdır o üç ileri vitesli ihtiyar Opel ile.  Özellikle  İstanbul- Ankara-İzmir arası. Arabanın radyosu şehirlerarası  yolda pek çalışmadığı için ben arka koltukta sürekli şarkı söylerdim. Dedem özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında çok tatile götürdü bizi. Askeri tatil kamplarına çok giderdik. Bir de Zirai Donatım kurumunun Ege’de, Bodrum’da, Altınoluk’ta  tatil kampları vardı şimdi hepsi otel oldular.  O kamplara da defalarca gittik. Beş yıldızlı otel kavramı çok yoktu o yıllarda, devlet kurumları kampları ise güzel konumlandırılmış, ideal tatil yereriydi. Gidiş ve dönüş yollarında Afyon, Kütahya, Aydın, Bolu vs… dedem hep buralarda ne meşhursa hep onu yedirirdi bize. Pilot olduğu için yolları hem karadan hem havadan ezbere bilirdi. Afyon’da 1986’da yediğim bugün organik dediğimiz gerçek kaymaklı dondurmanın tadı hala damağımdadır mesela. Çocukluğum hep gezerek ve şarkı söyleyerek doğayla içiçe geçti. Çok şanslı bir çocuktum. Takma isimlere gelecek olursak Mira benim astrolog bir arkadaşımın yıldız haritama bakarak bana taktığı bir isimdir. Sahnede kullanıyorum. Müzisyen arkadaşlarım ve yakın dostlarımın özellikle caz sevdiğim için bana taktıkları birkaç isim var, Jazzy, Jazzmin, Caziment ve Caaz 🙂

Sevdiğiniz ve sevmediğiniz özellikleriniz nedir?

Yukarıda da bahsettiğim gibi bazen soğuk ve mesafeli görünmemi çok sevmiyorum ama bu her zaman elimde değil.  Fazla detaycılığımı da sevmiyorum, bu ikisi hep maalesef başak burçlarının olmazsa olmaz tipik özellikleri. Elektronik cihazlara ve oyunlara biraz fazla düşkünüm. Bu çok iyi birşey değil bence. İşime olan detaycılığımı ise seviyorum. Bir de her ortamda mutlaka eğlenecek birşey bulurum ve çok iyi yemek yaparım, bunlar sevdiğim yanlarım. Elektronik cihazlardan çok iyi anlamam ise beni arkadaşlarım arasında bir numaralı teknik destek uzmanı yapıyor. Bu da güzel birşey.

Farklı dil ve farklı türden müzikleri harmanlıyorsunuz bunu nasıl başarıyorsunuz?

Severek… Farklı kültürleri araştrmayı, dil öğrenmeyi çocukluğumdan beri çok sevmişimdir. Bunu işimle de birleştirince benim için büyük bir avantaja dönüştü. Mesela sadece yabancı konukların olacağı, baştan sona yabancı şarkıların söyleneceği bir kurumsal gecede organizatörlerin aklına ben gelebiliyorum bu harika birşey.

Sanat hayatınızda hiç unutamadığınız sizi etkileyen bir anınız var mı?

Gitar çaldığım yıllarda Paco De Lucia’ya deliler gibi hayrandım. Ne yapar ne eder İstanbul’daki her konserine gider, bir yolunu bulup konser sonrası kulise girer imzasını alır resimler çektirirdim. Türkiye’nin neresine konsere gitse peşinden oraya giderdim. Birgün kuliste dansçıcı Joquin Grilo’ya  Grup Eylül ile çıkarttığım Beş Mevsim albümünü hediye etmiştim. O albümde “Bahçelerde Börülce” türküsünü flamenco altyapılar ile yorumlamıştık. Bir gün tesadüf ya işte Çeşme konserine peşinden gittiğimde bilmeden onlarla aynı otele, Altınyunus’a  rezervasyon yaptırmışım. Resepsiyona o kadar sormuşum ki ne zaman otele gelecekler diye beni organizasyon ekibinden sanmışlar. Otele gelip eşyalarını bıraktıkları gibi konser alanına provaya gitmişler ama perküsyoncuları Rubem Dantas’ı otelde unutmuşlar. Otelde ne organizasyondan ne ekipten kimse yok. Resepsiyondan birisi koşarak yanıma geldi ”Siz Paco de Lucia ekibindensiniz beyefendiyi unutmuşlar siz konser alanına götürür müsünüz” diye. Hiç bozmadım tabii, arabaya atladığımız gibi konser alanına gittik. Kulise gidiğimde bütün ekip oradaydı. Joaquin Grilo beni görünce orkestradakilere  İspanyol’ca birşeyler söyledi ve bir anda hepsi Bahçelerde Börülce’yi mırıldanmaya başladılar. Meğer bir ay önce Almanya turnelerinde turne otobüsünde benim cd yi dinleyip özellikle bu türküdeki 9/8 lik ritmi çalışmışlar. Türk ezgilerinin İspanyol gitarı ile bir araya gelişi çok hoşlarına gitmiş. Düşünsenize Paco de Lucia yol boyunca benim albümümü dinlemiş. Şok, gurur ve mutluluk arası bir andı benim için. Yabancılar için aksak Anadolu ritimleri çok zor ve ilgi çekici otantik birşey.

Aşk nedir sizce? Aşkı tanımlar mısınız?

Kadın ve erkek arasındaki oluşum olarak adlandırdığımız aşkı hormonal/geçici bir süreç olarak görüyorum. Gerçek aşk anne ile çocuk, kul ile Allah, kedi ile sahibi arasında olan türden birşey… Karşılıksız olan gerçek aşk bence bu…

Güzel olmak ve seksi olmak arasında nasıl bir fark var?

İkisi de doğuştan gelen özellikler. İnsanın doğasında yoksa ve kişi bunları zorla bedenine oturtmaya çalışıyorsa çok sakil duruyor.  Güzellik kalıcı seksilik geçicidir.

Gelecek ile ilgili planlarınız, hedefleriniz var mı?

Her zaman bir hedef belirlerim, hedeflerimi daima işimde daha iyi nasıl olurum üzerine belirliyorum.

Yaşam, hayat hakkında ne düşünüyorsunuz? Hayat felsefeniz nedir?

İngiliz The Fools grubunun eski ve komik bir şarkısı var: “Life sucks. Then you die.” Yani hayat berbattır sonra ölürsün.  Louis Armstrong’da der ki “What a wonderful world” Bir de antik çağda ortaya çıkmış Epikürcülük diye bir düşünce akımı var. İşte onlar da der ki: Kısacık hayatı olabildiğince mutlu yaşa. Kaderinle değiştiremeyeceğin şeyleri umursama, ilgisiz kal. İşte ben bu üçünün arasında biryerlerdeyim.

Sizi hayatta en çok ne mutlu eder? Sizce mutluluk nedir?

Müzik, kediler, yeni kıyafetler, dostlar ve ailem. Ah, bir de ayakkabılar. Sanırım 200 çift falan oldu

Sanat ile mutluluk arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Sanat duygulardan türeyen bir oluşum. Tanrı vergisi… Sanat yapmak insanı mutlu eder, huzur verir ama mutlu huzurlu insan da iyi sanat yapamaz. Sanat yapabilmek için duyguların hareketliliği şart. Çetrefilli bir durum yani…

Ormana bırakılsanız bir hafta vahşi doğada hayatta kalabilir misiniz?

Lost dizisi aklıma geldi. Mecbur kalırsam tabii ki kalırım,  yaprak yerim, renkli mantarlardan kaçınıp, küçük akarsular bulup suyun akşını takip ederim falan filan…Ama ben konforuna çok düşkün bir insanım öyle Survivor tipi bir yarışmaya gir deseler böyle bir şeyi kabul edemem sanırım.

Gezmeyi ve seyahat etmeyi sever misin? Mutlaka görmeliyim dediğin bir yer var mı?

Çok seviyorum, müzikten sonraki en büyük zevkim gezmek zaten. Amerika kıtasına hiç gitmedim. New York’u ve Miami’yi bir de Bali’yi görmeyi çok istiyorum. Önümüzdeki yıllarda bu hayalimi de gerçekleştirmeyi planlıyorum.

Gezip gördüğün seyahat ettiğin yerler arasında seni en çok etkileyen yer neresidir?

Maldiv adalarının su altı güzelliklerinden ve Seyşellerden çok etkilenmiştim. Tropik coğrafya, tropik insanlar bizden çok farklı. O bölgelerin yerel halkı fakirler ama mutlular. Küçük yerin derdi de küçük olur. Resmen dünya üzerindeki cennette yaşıyorlar. Hava sürekli ılık, deniz sıcacık, doğa bakir ve muhteşem. Balık,  yiyecek bol. Dünyada olup biten umurlarında değil. Türkiye’yi biliyor musun diye soruyorsun galiba adını duydum diyorlar. Bütün gün kumsallarda gezip, turistlere laf atıp, şarkı söyleyip, yemek yiyorlar. Hatta çoğunlukla ayakkabı bile giymiyorlar. Bundan daha dertsiz tasasız bir hayat olabilir mi. Ama en çok şaşırdığım Seyşel marketlerine girdiğimde her yerde Türk makarnaları ve bakliyatları görmemdi. Güzel bir duygu.

Uzun seyahatler mi, kısa kaçışlar mı? Hafta sonlarını değerlendirir misiniz?

Hafta sonlarım çoğunlukla çalışarak geçer. Uzun kaçışlar benim için en fazla bir hafta çünkü beklemediğin bir anda iş gelebiliyor. Önce işim gelir o yüzden uzun vadeli planlar yapamıyorum.

Sizin için tatil deniz kum güneş üçlemesi midir? Yoksa gezelim görelim yiyelim mi tercih edersiniz?

İşim gereği zaten sürekli gezelim görelim yiyelim durumundayım. Tatil önceliğim kesinlikle bangır bangır müzik çalmayan sakin bir kumsal, elimde kitabım, yanımda bira ve patates kızartması. Assos, Küçükkuyu koylarındaki salaş tesisler benim vazgeçilmezim.

Mavi Tur mu? Tren Yolculuğumu yoksa uçak mı?

Deniz yolculukları bana göre değil. Beni deniz tutar. Tren yolculuklarını çok severim, özellkle dağların arasından geçerken yemekli vagonda oturarak manzarayı izlemek muhteşemdir. Çocukluğumda trenle çok seyahat ettim ama yolda geçen süre benim için çok uzun. Artık eskisi kadar harcayacak vaktim yok.  O yüzden birinci sırada uçak geliyor.

Küresel ısınma, doğal yaşam ve orman konuları var, Bu konularda siz ne düşünüyorsunuz?

Bu benim zihnimi çok meşgul eden ve çok üzüldüğüm bir konu. Halkımız bu konuda bilinçlenmeye başladı ancak gelişmiş dünya ülkelerinin daha çok çok gerisindeyiz. Benim evimde bir geri dönüşüm kutusu var. Organik atıkları ve geri dönüştürülebilirleri mutlaka ayırırım. Ve süpermarketlere giderken naylon torba tüketmemek için bez çantalar kullanıyorum.

Sokağa atılan hayvanlar, sokak hayvanları, hayvan barınakları ile ilgili neler düşünüyorsunuz?

Hayvanlar doğaları gereği dışarıda yaşamak üzere yaratıldılar. Hepsi doğada kendilerine bir yaşam alanı bulup avlanabilir. Binlerce yıl önce yeşil alanlar daha fazlayken bu böyleydi. Ancak betonlaştırılmış dünyada onların yaşam ve avlanma alanlarını hunharca, acımasızca ellerinden aldık. Bunun bilincinde olan iyi kalpli insanlar sokaklara kuru mama bırakıyorlar. Ben de arabamın bagajında hep kuru mama ile gezerim. Ama eve hayvan alıp, alıştırıp, bakamayacağını anladığında sokağa, ormana atan insanları insan olarak değil ruhsuz canavarlar olarak görüyorum. Keşke bu korkunç davranışa karşı kanunda bir ceza olsaydı. Elimden geldiğince sokağa atılmış hayvanları sahiplendirmeye çalışıyorum. Belediye Barınakları sosyal medyadaki tepkiler sayesinde gittikçe daha düzelmeye başladı. Belediyeler bu konudaki önemi fark etmeye başladılar. Bunda gönüllülerin etkisi çok büyük. Özellikle İstanbul Kadıköy belediyesi bu konuda çok başarılı. Yaralı hasta bir hayvan gördüğünüzde telefon ediyorsunuz ve hemen geliyorlar. Eyüp belediyesinin de Hayvan ambulansını görmüştüm. Çok mutlu oldum. Bu konuda yol katetmeye başladık. Darısı ülkemizdeki tüm barınakların ve belediyelerin başına.

Dünya barışı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Barışı korumak için sürekli savaşa hazır olmak… Pax romana… Antik dönemden beri medeniyetler bunu uygulamaya çalışıyor. İnsanlar egolarını köreltmedikçe, hırslarını kontrol altına almadıkça dünya barışı imkansız. Keşke gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakabilseydik.  Ama daima “”dünya barışına evet!!” Ne demiş Alanson: benim hala umudum var.