Mühendisliği bırakıp müzisyenliğe geçmeye nasıl karar verdiniz? Bu süre esnasında aileniz de size destek verdi mi?

Bu süreç aslında aşamalı bir süreç oldu. Toplumun sizden beklediği şeyi yerine getirmek değil, sizin hayattan asıl istediğiniz şey nedir in sorgulamasına giriştim. İnsan her zaman aşık olduğu mesleği ekonomik kaygılardan ötürü yapma cesaretini kendinde bulamıyor.

Sonuçta mühendislik müziğe göre daha garanti bir meslektir. Üstelik ortada Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde 4 yıl verilmiş bir emek var. Öncesinde zaten ÖSS süreci. Kolay kolay insan diplomasını bir kenara atamaz. Fakat içsel bir yoğrulma sürecinde ben kendimi keşfetmeye gittim. Orası uzun ve detaylı bir yolculuk. Sonunda getirisi ne olursa olsun ben müzisyen olacağım diyebildim. Ailemse başta destek vermese de, zamanla tutkumun boyutunu anladı. Ve desteklemeye başladı.

Pek çok sanatçı 2 dilden fazla dilde şarkı söyleyemezken siz 9 dilde birden şarkı söyleyebiliyorsunuz. Bu başarınızın sırrı nedir?

Kulak yatkınlığı sanırım. Telaffuz olayını iyi becerebiliyorum. Sadece Avrupa dillerinde değil. Örneğin önceleri Arapça, duyduğum zaman bile bana çok zor gelen bir dildi. Bir gün TRT Arapça kanalında bir programa çıktım. Arap dünyasından yoğun bir ilgi alaka geldi. Program sonrasında binlerce insan (Cezayir, Mısır, Lübnan, Tunus, Fas vb) bana internetten Arapça mesajlar yağdırdı. Facebook tan sayısız insan ekledi, takibe aldı Ve hepsinin yoğun bir isteği vardı, Arapça bir şarkı söylemem. Ben de çekine çekine bir denemek istedim. Feyruz’dan Habbaytak Bissayf paçasını seçtim. Çok duygusal bir şarkı. Anadili Arapça olan bir arkadaşım vardı. Ondan telaffuz nasıl oluyor göstermesini rica ettim. Almanya’da yaşadığı için ancak telefonda anlatabildi. Artık ne kadar anlayabildiysem, ertesi gün girdim kayda. Sonra da tekrar TRT Arapça’da canlı seslendirdim. Olay oldu! Gerçekten… Telefonlar susmadı. İnanılmaz mutlu oldum. Bence telaffuza yatkınlık ayrı bir olay belki. Fakat duygunun dili dünyanın her yerinde aynı. Aynı duyguda bütünleştikten sonra gerisi teferruat..

  Yetenek Sizsiniz Türkiye’de yarışıp yarı finale kadar yükselmiştiniz. Sizi O Ses Türkiye gibi ses yarışmalarında da görebilecek miyiz?

Bu tarz yarışmaları show programı olarak görüyorum. İzlemesi keyifli olabilir, fakat “yarışmak” müzik kariyerinin bir parçası değil. En azından Türkiye’de değil. O yüzden bu tarz bir yarışma düşünmüyorum.   

 Albüm çıkarmak yerine yaptığınız şarkıları internetten dinleyicilere ulaştırmayı tercih ettiniz. Bu sayede geniş bir hayran kitlesine sahip oldunuz. Ancak ilk albümünüzü yıllar sonra çıkarmayı tercih ettiniz. Bunun sebebi nedir?

Çıkardığınız albümü duyurabilmek (bilindik yöntemlerle gidersek) “basın” aracılığıyla oluyor. Basının sizi lanse etmesi ise iyi bir yapımcı ve basın danışmanı ile oluyor. Peki bir yapımcıyla çalışmıyorsanız ne yapabilirsiniz? İnternette kendi dinleyicilerinizle müziğinizi buluşturabilirsiniz. O halde yaptığınız şarkıları, ferdi olarak cd ye bastırtıp, bandrol ücreti, dağıtım ücreti ve sonrasında müzik marketlerde raf ücreti ödeyip ondan sonra kimsenin haberi olmayan bir albümün satılmasını beklemek çok saçma olurdu. Hele ki youtube dan her şeyin mp3 ünü indirmek mümkünken ve albüm satışları durma noktasına gelmişken.  Yapımcıyla çalışmayan birinin bandrollü albüm bastırmasını mantıklı bulmuyorum. Ben ben kendi albümlerimi promo albüm olarak bastırıp onbinlerce dağıttırdım. Freelance çalışıyorsanız önemli olan albüm satışından gelir elde etmek değil, performanstan gelir elde edebilmek. Kaldı ki pek çok yapımcı da artık albüm satışından gelir elde edemiyor. Onlar da single yapımına gittiler. Hatta klip kalitesini düşürmeye, daha az parça üretmeye gittiler. Dünyada genel bir kriz var. Bu da Türkiye’de en çok müzik sektörüne yansıdı.

İnternette ilk yayımladığınız parça “Aşk Delisi” bir İspanyol sitesinde tıklanma rekoru kırmasının ardından (4 milyonun üzerinde)  İspanya da iş yapmayı veya en azından İspanyolca şarkı yapmayı düşündünüz mü?

İspanyolca şarkı yapmayı hep düşündüm. Hatta Güney Amerika’da İspanyolca konuşan ülkelerde özellikle bir sevildiğimi farkettiğimde oraya yönelik çok çalışma yaptım. Özellikle Brezilya, Arjantin ve Kolombiya’daki hayranlarım için Brezilyalı bir DJ ile ortak 2 parça yapıp yayınladık. Sonrasına konserler oldu. Fakat İspanyolca olarak kendi şarkımı yazabilmem için İspanyolcamı o dereceye getirmem lazım ki üzerine fazla eğilemedim. Onlar İngilizce ve Türkçe şarkılarımı da çok severek dinliyorlar. İspanyolca parçaları ise zaten yorumluyorum. Fakat sıfırdan İspanyolca yazabilmem için o dili İngilizce seviyeme getirebilmem lazım. Bunda da biraz zamana ve ilhama ihtiyacım var 🙂

 2007 yılında Çöpe Giden Numune İlaçların İhtiyaç Sahiplerine Ulaştırılması adlı Sosyal Sorumluluk Projesiyle Sabancı Üniversitesi’nden Duyarlılık Ödülü kazanmıştınız. Bu projeyi düzenleme fikri aklınıza nasıl geldi?

Böyle şeyler anlık durumlarla çıkageliyor. Bir gün bir doktorda muayene esnasında odaya ara sıra ilaç tanıtımcılarının girip avuç avuç numune ilaçlar bırakıp çıktığını gördüm. Sorduğumda ise çoğu çöpe gidiyormuş, numune boyutunda ürünlermiş. Sigortasız pek çok insan var. Nasıl değerlendirilebilir diye düşündüm. Sonra böyle bir proje çıktı. Fakat zaten ben ortaokuldan beri böyleyim. Bir yerde açık musluk gördü mü, boşa yanan elektrik gördü mü koşup kapatan, çöplerini ayıran, az tüketmek çok üretmek, doğaya zarar vermeden uyumlu yaşayabilmek gibi şeylere okul yıllarımdan beri kafa yorarım.

 Hem su balesi, yüzme, step-dans, basketbol ve modern dans ile profesyonel olarak uğraşıp birçok ödül elde etmiş hem de müzik konusunda oldukça başarılar elde etmiş ender kişilerden birisiniz. Bunca uğraş için nasıl zaman buldunuz?

Aslında yatılı okulda okumanın verdiği sıkıntı ve geçmek bilmeyen zaman sorunudur beni 30 aktiviteyle birden uğraşmaya iten. Kampüs dışına çıkmak yasak olunca kampüste neler yapabilirsiniz, bunun arayışına giriyorsunuz. Basketbol, voleybol, yüzme, su balesi, dans, İngilizce münazaralar, Biyoloji olimpiyatları, okul orkestrası hepsine birden katılıp tüm zamanlarımı doldurdum. Bir de ben zaten hiperaktif bir çocuktum. Hani şu sınıfta durmadan dizlerini sallayan, heyecanlı, yerinde durmayan çocuklardan… Dolayısıyla bu sayede deşarj olabilecek alan yaratmıştım kendime.

 Opera Sanatçısı Nilgün Serimoğlu’ndan ders almak size neler kattı? Bize biraz Nilgün Hanım’dan bahsedebilir misiniz?

 Nilgün Serimoğlu şan tekniği çok kuvvetli, öğretmeyi çok iyi bilen bir hoca. Bana sesimi doğru kullanmayı ve yorulmadan şarkı söyleyebilmeyi öğretti. Kendisi çok mütevazi, içten ve olduğu gibi bir insan. Çok saygı duyduğum ve sevdiğim bir insandır. Ben bir süre sonra klasik operatik şan eğitimine son verip daha pop, rnb tarzı bir şana geçtim. Ve her iki eğitimimi birleştirip kendi tekniğimi ve tarzımı oturttum. İnsanın kendi tarzını oturtması çok önemli. Çünkü şan dersi size sadece tekniği verir. Sonra başka birinin tarzını kendinize kopyalarsanız, kendiniz olamazsınız. Sesinizin özgün karakterinin oluşması sizin yetinize kalmış bir şeydir.

 Türkiye’nin Eurovision’da yarışmaması üzerine şansınızı İsviçre de denemek üzere 5 şarkı hazırladınız. Birçok ülke ulusal finaller düzenlerken sizin her şarkınızı göndermek için İsviçre’yi seçmenizin sebebi nedir?

 Yarışma sürecini yurtdışına açan çok fazla ülke yoktu zaten. Açanlar da kendi dillerinde şarkı yapanlar tercih nedenidir diyordu. Örneğin Macaristan Macarca şarkı yapıp yollayanı öncelikli tercih ederim diyordu. Kaç ülkeye kendi dilinde şarkı yapıp yollanabilir ki? Bir de unutmayın milliyetçilik faktörü de var. Ben bir Türk olarak İngilizce parçalar gönderecektim. O an için içlerinde en açık fikirlisi İsviçre gelmişti bana. Çünkü istediğiniz dilde yollayabilirsiniz. Biz sadece ses gücü, yorum gücü, sahne ışığı ve şarkı kalitesine bakacağız dediler. Ben de 5 ini birden yolladım. Fakat orda da durumun çok farklı olmadığını gördüm. Sonuçta kendi milliyetlerinden birini seçmek çok daha ağır basıyor.

 Bize biraz Eurovision 2013 İsviçre tecrübenizden bahseder misiniz? Orada iken yaşadığınız en güzel veya en kötü anılarınız nelerdir?

Beklemediğim kadar çok ilgi gördüğümü söyleyebilirim. Özellikle basının ilgisi büyüktü. Gazete röportajları, basının iyi lanse etmesi ve televizyonlarda kliplerime yer vermeleri çok güzeldi. Gazetelere gelen Almanca okuyucu yorumları ise halkın başta ne kadar desteklediğini gösteriyordu: “Dünya starları 3 oktavlık sese anca sahip olurken, bu kız tanrı vergisi 4 oktavı müthiş profesyonellikle kullanıyor. 25 yıl sonra yine bizi bir Türk birinciliğe taşıyabilir. Hem çok güzel, hem çok yetenekli.” Fakat sonrasında başka yorumlar da geldi elbette: “İsviçre’de müzisyen mi kalmadı? Neden bizi bir Türk temsil etsin? O birinci olursa Türkiye birinci olmuş olur, İsviçre değil.” Nitekim ikinci taraf kazandı.

Bu yıl Eurovision’da Avusturya’yı temsil edecek olan Conchita Wurst hakkında ne düşünüyorsunuz?

 Hoş ve yumuşak bir sesi var. Hissederek söylüyor. Eurovision parçasını dinlemedim, sadece My Heart Will Go On performansını dinledim.

Trt  Eurovision’dan bir süreliğine çekilmeden önce de başvurularda bulundunuz mu yoksa siz katılmaya karar verdiğiniz sırada şanssızlığa mı uğradınız?

TRT’ye başvuru diye bir şey mümkün değil. TRT gidecek olan kişiyi kendisi seçiyor. Dolayısıyla hiç başvurmadım. Bir gün açılırsa başvurabilirim.

Eurovision’a kariyerinizde yükselmek adına bir basamak olarak görüp katılmak mı istiyorsunuz, yoksa Eurovision’a katılmak her zaman bir hayaliniz miydi?

 Ben sadece müzik yapmak istiyorum.

Gerisi teferruat…

Aslında tutkunun adı ancak bu kadar net ve öz olabilir.

Müzik üretmek için doğmuşum.

Sahne evim. Beste yapmak cennetim. Bunun adı “Eurovision” olur, “MTV Müzik Ödülleri” olur, “turne” olur, “biz bize akustik performans” olur…

Hiç farketmez.

Birçok toplumsal sorunlara dikkat çekmek üzere projelerde yer alıp çeşitli şarkılar yaptınız. Eğer ülkemiz Eurovision’a katılıyor olsaydı ve TRT sizi seçseydi; şarkınız toplumsal bir mesaj içerikli mi olurdu?

 Toplumsal içerikli şarkılar yapmak misyonumun bir parçası. Gerçek bir sanatçıysanız yaşadığınız toplumu ileriye taşımak ve aydınlanmanın bir ayağı olmak içten içe misyonunuz oluyor. Tabi bu biraz zihin yapınızla da ilgili.. Fakat Eurovision için özellikle mesajlı bir şarkı yapmaya çalışmazdım diye düşünüyorum. Çünkü bu bir yarışma. Ve ben mesajlı şarkılarımı halk için halka yapıyorum. Yarışma ise daha çok ülkelerin kendi reklamını yaptığı ve direkt derece yapmak hedefiyle yaklaştığı bir organizasyon. O yüzden orada hem mesaj yerini bulmaz, hem de mesaj kaygısı ve bu sebeple şarkının ilgi çekiciliğindeki düşüş elenme sebebiniz olur. Kişisel fikrim.

 4 oktav koloratür soprano bir sese sahip olmanın size getirdiği avantajlar nelerdir?

 Geniş oktavlı şarkıları rahatlıkla söyleyebiliyorum. Sesimle istediğim gibi oynayabiliyor, tizlere ve peslere çok rahat inip çıkabiliyorum.  Bir yandan kafa sesiyle zor operatik parçalar söylerken, öte yandan güçlü göğüs sesiyle rock, pop, rnb, jazz, ve hatta sonra arabesk türde parçaları yorumlayabiliyorum.

Müzik ile uğraşmak isteyen genç müzisyen adaylarına neler tavsiye edersiniz?

Müzik hayatınızda hobi de olsa, profesyonel de olsa müzikten vazgeçmeyin. Herkes geçimini bu meslekten sağlayamayabilir. Fakat bir şirkete girip çalışsanız bile o monotonluğa kendinizi kaptırıp asla tümüyle müzikten kopmayın.  Hayatı yaşanır kılan mesleğimizin dışındaki o yaşam enerjisi depolatan uğraşılarımızdır; danstır, müziktir, tiyatrodur, resimdir, heykeldir… Bizi evrenle bütünleştiren, ruhumuzu besleyen o sanat kıvılcımıdır.