Bilmediğimiz Canan Özgür kimdir? Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Yeni şarkılar, farklı diller, okunmamış kitaplar, izlenmemiş filmler, gidilmemiş yerlere aç bir insan olarak tanımlayabilirim kendimi.

Canan Hanım sanat hayatına nasıl girdiniz? Neden müzik ve seçtiğiniz alan? Aileniz sizi nasıl etkiledi? Ne düşündüler? Biraz aile ve çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Çocukken annemin söylediğine göre Zeki Müren şarkılarında ağlarmışım, böylece müziğin beni çok etkilediğine karar vermiş. Satın aldığım albümlerin içindeki tüm şarkıları ezberlediğim bir çocukluk geçirdim diyebilirim. Saatlerce müzik klipleri izlerdim ve dansları, sahne geçişlerini ezberleyip oynardım. İlk enstrümanım annemin aldığı bir klavyeydi ve hala durur. Babaannem Bulgaristan’da yaşadıkları dönemde sesinin güzelliğinden dolayı radyolarda şarkılar söylemiş, babam da çoksesli bir koroda tenor olarak yarışma kazanmış. Eğitim hayatım boyunca ailemin müziğe olan ilgime desteğini hissettim. Robert Kolej’deki çok yönlü eğitim de müzik hayatımı yönlendirdi. Müzikal, koro ve solo performanslarla bol bol sahne tozu yutma fırsatım oldu. Diğer bir enstrümanım olan neyle de bu okulda tanıştım. Fransa’da Türk müziğinin tanıtılmasında çok büyük emeği olan besteci ve müzisyen Rauf Yekta’nın torunu rahmetli Yavuz Yekta hocamız ilk ney hocam olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum. Yine lisede dünya edebiyatı, sanat tarihi, sinema, müzik üzerine aldığım pek çok ders sayesinde sanata bakışım çok-disiplinli olarak gelişti.

Canan hanım öğrendiğim kadarı ile büyük ustalar ile çalışmışsınız ve önemli kurumlarda eğitim almışsınız. Bize biraz sanat geçmişinizden bahseder misiniz?

Benim sanat eğitimimle mühendislik eğitimim iç içe geçti. Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünde okurken bir yandan da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yarı Zamanlı Şan eğitimi programında okudum. Haftasonları Almanca kursuna, yazları da Avusturya’da Viyana Konservatuvarı’nın yaz akademilerine gittim. Burada Regina Schörg, Anton Scharinger gibi opera alanında ün yapmış sanatçılarla şan çalıştım ve konserler verdim; Monika Steiner, Rudolf Bibl, Brenda Rein, Niels Muss, Katharina Czernin gibi sahne, müzik, opera yorumlaması ve nefes eğitimi hocalarından eğitim alma fırsatım oldu. Bir ara İncesaz’ın “Geçsin Günler” adlı albümünde gruba birkaç parçasında eşlik ettim. Lisans eğitimim bitince yine Boğaziçi Üniversitesi’nde Hesaplamalı Bilimler ve Mühendislik alanında yüksek lisans yaparken İstanbul Üniversitesi’nde opera bölümündeki ikinci yüksek lisansıma başladım. Bu sırada elimden geldiğince İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi ve MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’nda değerli hocaların derslerini takip ettim. Mühendislik tezimi sunar sunmaz hemen ardından Erasmus programıyla İtalya’nın Parma şehrindeki Arrigo Boito Konservatuvarı’na yüksek lisans opera alanında eğitime gittim. Burada da opera sanatçısı Adriana Cicogna’yla şan çalıştım; yönetmen, dramaturg ve yazar Nazzareno Luigi Todarello’dan sahne dersi aldım; ünlü İtalyan bariton Roberto de Candia’nın şan ustalık sınıfına katıldım. Türkiye’ye döndüğümde İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda opera sanatta yeterlik bölümüne kabul edildim. Türkiye’deki opera eğitimim boyunca ünlü opera sanatçıları Burçin Savigne, Otilia Maria Radulescu İpek, Birgül Su Ariç, Ayşe Sezerman Ünel ve konservatuvarımızın müdür yardımcısı Doç. Şebnem Ünal’la şan çalıştım. Prof. Güzin Gürel’den şan pedagojisi alanında aldığım derslerle de şan eğitimine farklı açılardan bakma fırsatı kazandım. Çalışma fırsatı bulduğum tüm eğitmenler sahne sanatlarıyla ilgili ufkumu fazlasıyla açtılar ve opera sanatının zorluklarını, bu sanatı yaşatırken yapılması gerekenleri hem bir öğrenci hem de bir eğitmen olarak gözlemlememi sağladılar. Her birine çok şey borçluyum ve Batı müziğinin yaygın olmadığı ülkemizde bu sanat uğruna yaptıkları fedakarlıklardan dolayı hepsine saygım sonsuz.

Bildiğim kadarı ile A Capella Boğaziçi Grubu sanatçılarındansınız? Grup ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

A Capella Boğaziçi’ne İtalya’dan döndükten hemen sonra katıldım. 2002’de kurulan ve Türkiye’nin ilk a capella topluluğu olan bu gruba en son dahil olan üyeyim. Yıllardır süre gelen solo eğitimim ve çoksesli korolardaki tecrübelerim sayesinde A Capella Boğaziçi’nde grup arkadaşlarımla kaliteli bir müzikal uyum sağladığımı düşünüyorum. Grubun geçmiş başarıları, Kerem Görsev ve Fazıl Say prodüktörlüğünde yaptığı iki albümü, cazdan folk müziğe, poptan klasik müziğe kadar her tarzda repertuvarı olması göz önünde bulundurulunca Türkiye’de böyle bir grupta olmak beni müzikal anlamda tatmin ediyor. Şu an A Capella Boğaziçi’yle Tiyatro Sahnekarlar’la beraber müzikli ve danslı bir komedi olan “Güle Güle”de tiyatro seyircisiyle buluşuyoruz.

Sanat hayatınızda hiç unutamadığınız sizi etkileyen bir anınız var mı?

İstanbul Avrupa Korosu ve Orkestra PrusArt’la gerçekleştirdiğimiz Karl Jenkins’in eseri Stabat Mater Türkiye prömiyerinde Arapça ve Süryanice sözlerden oluşan etnik solosunu seslendirmek benim için çok heyecan verici ve unutulmaz bir anı oldu. Gallerli bir bestecinin geleneksel batı müziğini Orta Doğu’nun etnik enstrümanları ve vokalleriyle süslediği bu eserin Türkiye’de bir parçası olmak, hem doğu hem de batı müziğini seven ve icra eden bir müzisyen olarak bana mutluluk verdi. Cemi’i Can Deliorman’ın yönettiği bu konserin 10 Şubat’ta Bahçeşehir Üniversitesi’nde tekrarı olacak.

 Sahne hayatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Sahnedeyken seyirciye ve kendinize eseri yaşatmanız ve o duyguya bürünmeniz gerekir. Her performansınızda söylediğiniz eseri ilk defa söylüyormuşçasına bir motivasyona sahip olmalısınız. O eserin bestecisinden, ilk seslendireninden ilk seyircisine kadar herkes sizinle sahnede bir olmalı ve o yoğunluğu karşınızdaki seyirciye iletebilmelisiniz. Bu yüzden icracı olmak dışarıdan göründüğü gibi kolay değildir. Gerçek sanatla yüzleşen seyircinin tüyleri diken diken olur, kalbi daha hızlı çarpar. O yüzden sahne çok kutsal bir yerdir. Oradaki ışık, dekor çok büyülüdür. Tiyatro gibi opera da, müzikal de bir tahta parçasını, bir perde kumaşını canlandırmaya, ona yaşanmışlıklar atfetmeye çalışır. Müziğin her bir tınısında bu sanata hizmet eden, bu duyguyu yaşatan milyonlarca kalbin atışını hissedebildiğiniz zaman sanattan doğru hazzı aldığınızı söyleyebilirsiniz.

 Gelecek ile ilgili planlarınız, hedefleriniz nelerdir?

Hedefim sahneyle dolu bir hayatta iyi bir icracı olmak ve kıyıda köşede gizli kalmış eserleri bulup yeniden yorumlamak ve dinleyiciyle buluşturmak, müzik araştırmacısı ve bilgisini aktarabilen bir eğitmen olmak.

Sosyal medya, Türkiye’de sanatçıların sıkça kullandığı bir platform. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sosyal medyayı takip eder misiniz?

Sosyal medya günümüzde bir sanatçının sanat hayatını seyirci ve dinleyiciyle en kolay paylaşabileceği platform. Sanatçıların diğer tüm meslek dallarında olduğu gibi o günün teknolojisiyle içli dışlı olmaları şart. Ben de işim gereği sosyal medyayı yakından takip etmeye çalışıyorum.

Sizi hayatta en çok ne mutlu eder?

Çocukların mutlu olması. Onlar bu kadar doğal, dürüst ve kötülüklere karşı savunmasızken yetişkinlerin problemlerinden en çok onların etkilenmesi ve zarar görmesi beni üzüyor. Küçük öğrencilerimle çalışmayı çok seviyorum. Onlara yol göstermek ve başarılarına şahit olmak beni hem mutlu ediyor hem de geleceğe dair umut veriyor.

Sahne dışında hayatınız nasıl geçiyor? Neler yaparsınız?

Sıkı bir bilim kurgu takipçisiyim. Son dönemde yayınlanan bilim kurgu dizilerini takip ediyorum. Aynı zamanda Avrupa ve Asya sineması çok ilgimi çeker. En çok takip ettiğim yönetmenler arasında Kim Ki-duk, Michael Haneke, Pedro Almodovar, Fatih Akın var. Edebiyatta da Haruki Murakami, Gabriel Garcia Marquez, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı çok severim. Hint kültürüne de ilgim var ve geleneksel Hint dansları yapmayı seviyorum.

Gezip gördüğün seyahat ettiğin yerler arasında seni en çok etkileyen yer neresidir?

Antik mimari ve kırsal yerleşim alanlarını gezmekten zevk alırım ve gördüğüm herhangi bir doğal güzellik bana heyecan verebilir. Floransa’nın mimarisine ve sanat eserlerini yaşatmasına hayran kaldım. Prag’ı da sosyal ve kültürel yaşamıyla Beyoğlu’na benzetip sevmişimdir. Fakat yine de görmeye doyamadığım yerler genelde Türkiye’nin doğal güzellikleri oluyor. Mesela Gökçeada’nın tepelerindeki köylerden birinde öğle vakti sıcağında bir kahvede oturup rüzgarın uğultusunu dinlemek, denizin biraz ileride olduğunu hissetmek gibisi yok.

Uzun seyahatler mi, kısa kaçışlar mı? Hafta sonlarını değerlendirir misiniz?

Genellikle çok yoğun çalıştığım için prova ve performanslardan kısa kaçışlara fırsat bulamıyorum. Özellikle hafta sonları sahne sanatçıları için en yoğun mesai günleri olduğundan fırsat buldukça ailemle olmayı tercih ediyorum. Şehir dışı ve yurt dışı performanslar bu yüzden cazip geliyor; en azından işin yanı sıra kısa kaçışlara fırsat yaratılmış oluyor.

Fotoğraflar: Canan Özgür